» Her Derde Deva Bizde Bedava; Dorukcan Bilgi Paylaşım Platformu

    • Facebook Hesabınız İle Sitemize Hızlı Üye Olup Giriş Yapabilirsiniz
    • Veya Bilgilerinizi Kendiniz Girerek Üye Olup Giriş Yapabilirsiniz

» MakaleYazılar Kategorileri

» Hit MakaleYazılar

» Son MakaleYazılar Yorumları

» MakaleYazılar İstatistikleri

  • MakaleYazılar Sayısı 154

  • Okunma Sayısı 304061

  • Kategori Sayısı 13

  • Yorum Sayısı 69

» Bir Hüzünlü Anlık İleti Geçmişi

Bookmark and Share
  • Beğenenler (0) Beğenmeyenler (0) Toplam (0)
      Beğenenler & Beğenmeyenler
Beğen Beğenme
Serbest Kürsü Kategorisinde Gez
               


 


  Kızım: - KABUL ETMEYECEĞİZ  DAYATTIKLARI REJİMİ; HEMEN ŞİMDİ  ÇIKIYORUZ BU “ILIMLI İSLAM” DİNİNDEN...!

Aynen böyle biline! İlan olunur dünya âleme...

“Irak’a demokrasi getiren (!) ABD’nin bize, hiç de karşı gelemeyeceğimiz bir şekilde; din temelinde “Ilımlı İslam Rejimi” getirmesinin tarihsel vebalini taşımak istemiyoruz omuzlarımızda…  Bu nedenle de bu  “DİNDEN ÇIKIYORUZ!”  Dolayısıyla bu çerçevede bizim gözümüzde; çerez değerinde bile olamaz türban… Sonuçta hizmet ediyorsa, Büyük Orta Doğu Projesine ve ABD’nin Dünyayı ele geçirmesine; onu da,   onu olmazsa olmaz kabul eden DİN’İ DE TERK EDİYORUZ!” Biline!


 06.03.2008 (CCC)/ANKARA



Kızım, BİZ “DİNDEN” ÇIKIYORUZ…!


Bunun için kimseden izin alacak değiliz herhalde… Din bizim de dinimiz değil mi? Öyleyse biz kendi payımıza olan kısmından çıkıyoruz. Dünya Âleme duyurulur…


Baba:- Bence biz dinden çıkmayalım, onlar imana gelsinler... Çocukken “dinci” denilince aklıma Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenim, “dindar” denilince de dedem gelirdi. Bu sözcüklerin anlamı ne zaman değişti?


 Kızım:- Biz “ithal kelimelerle” kurulmuş uzun cümleleri anlayamıyoruz… Hani şu “Modernizm” le dolu olanları…


Baba:- “Modernizm” çağdaşlıktır. Ama “çağdaşlık” Mustafa Kemal’in sözcüğüdür bu nedenle ulu orta kullanmak istemezler. Türbanın geleneksel İslam’ın evlerine kapattığı (ki tam da burada karanlık dehlizlerden dem vurabiliriz ama duygusallığa kapılmayalım) kadının, modernleşme sürecinde bir adım olduğunu söyleyenlere bir çift sözüm var. Bu “türban” mevzusu modern değil postmoderndir. Modern olan Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm’dir.  Kemalizm ilerlemeyi hedefleyen ve geleceğe inanan, milli kimlik ve kültür söylemi olan, bilgide uzmanlaşmayı önemseyen, bilgi kaynağı olarak kitaba ve kütüphaneye başvuran, sanata ve yaratıcılığa değer veren, ahlaki sorumlulukları yadsımayan, bireye ve akla saygı duyan modern bir ideolojidir. Postmodern olan ise ilerlemeye inanmayan, geleceğe karşı yaygın bir kötümserlik hisseden, bölünmüşlük duygusunu besleyen mahallî söylemleri olan, bilgiye sadece ihtiyaç anında başvurulacak bir kılavuza yönelir gibi yönelen, biricik bilgi kaynağı olarak yüksek medyaya ve internete başvuran, sanatı süsleme ve yaratıcılığı haddini aşmak olarak görendir, çatışmacıdır. (İşte sana popüler kültürün siyasal söylemleri, sürekli çoğulculuk ve hoşgörüden bahseden ama Yunus Emre’yi cadde ismi zanneden, takım elbiseli ağızlar.) Kadınların türbanları ile sosyalleşmeleri Modernizm ile değil Postmodernizm ile aynı cümle içinde tartışılmalıdır (ya da tartışılmasa da olur, en kestirmeden dayatılır).  Modernizm kadını “eşit birey” olarak tanımlarken, cinsel farklılığı alabildiğine yansıtan “türban” nasıl modern olabilir?


Kızım:- Bizim siyasetten,  siyasi terminolojiden de çakmadığımız besbelli… Her hafta pazara gidiyoruz ama ekonomi ve maliye biliminden bihaberiz… Bu nedenledir herhalde denkleştiremiyoruz bütçeyi... Haberleri her gün dinliyoruz ama borsayı, menkul kıymetleri ve IMF’yi kavrayamadık yeterince... Yöneticilerimizi can kulağı ile dinliyoruz; bu doğru... “ Hiç merak etmeyin,  ülkenin her bakımdan durumu iyiye gidiyor, sizin de ekonomik durumunuz gayet iyi” dediklerinde çocuklar gibi seviniyoruz... Sonraki günlerde bir şey değişmediği halde, yine benzer cümleleri duyarsak çıldırıyoruz adeta… İntihar etmeyi de düşünmediğimizi sanmayın zaman zaman… Gerçekte BİR TEK bizim durumumuz berbat bu açık…  Bankalar bu nedenle geziyor peşimizde... Bu nedenle “uygun şartlarda” kredi vermek istiyorlar bize... Bir tek benim arkadaş gurubu başarısız bu gök kubbenin altında... Bu nedenle de;  sürekli kendimizi suçluyoruz... Suçlu olan biziz vesselam... Öyle ya, herkesin durumu iyi de bizimki kötü ise, KABAHAT BİZDEDİR kuşkusuz… Nedir kabahatimiz diye düşünüyoruz: aptalız biz, geri zekâlıyız galiba… Başka açıklaması yok bunun… Buna iyice inandık bu son yıllarda… Aşağılık duygusu da sardı benliğimizi, günden güne bitiriyor bizi… Kendimize olan güvenimizi tamamen kaybettik... Kendi başımızın çaresine bakamadığımız gibi, ülkeye de faydalı olamadık hiçbir zaman... Bir şey yapacak ne zamanımız kaldı, ne de dermanımız... Neyse ki, onlar dimdik ayakta... (!)  


Baba:- Neo-Con’lar (Amerikan Yeni Muhafazakârcılar) için siyaset “Amerikan Demokratik(!) Modeli”nin tüm dünyada ve gerekirse askeri güç ile kurulması için her yol mubah siyasetidir ve onlar dini, geniş kitleler için bir ilizyon, sokaktaki adamın düzenini sağlayan bir araç olarak görüyorlar. Siz bu siyasetten anlamazsınız elbette. “Demokrasi”, “özgürlük”, ve “vatanseverlik” kavramlarının da ancak “Amerikan Sürümü” olarak piyasaya sürülenlerini kabul ediyorlar. Yani artık önemsediğimiz bu kavramlardan da kuşku duyar hale geldik. Esasen biz, bu “Şirketler Dünyası”nda kendimize de hiç güvenemedik… Zaten hâlihazırda ne işimiz ne de bütçemiz var. Hayallerimiz puslu, geleceğimiz muğlâk…


“Küreselleşme”, “Dünya vatandaşlığı”, “Dinler arası diyalog”, “Kültürel çeşitlilik” masalları da aslında uyduruk bir kültür endüstrisi yaratma çabası. Uygun zaman geldiğinde bu sahte kültürel sermayelerini siyasi güce dönüştürüp açık ya da örtülü bir şekilde kendi çıkarları için kullanıyorlar. Bazılarımız bu suistimalin farkında ama bazılarımız değil. “İnsanca yaşamak” kisvesi altında sadece para kazanmak uğruna, kendilerini bu yayılmacılara beğendirmek için kırk takla atıyorlar. Zaman; yalan, hırs, kibir ve şehvet zamanı. Bunaldık. Derinlerden bir yerden "Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen…" diyen o sesi duyuyoruz duymasına ama omuzlarımızda bir yılgınlık var. Elimizde diplomalarımız, önümüzde yüzümüze kapanan duyarlı kapılar var. Bilgisayar ekranları karşısında gülümseyemiyor ama dostlarımıza “gülen surat” yolluyoruz. Fal Kafe’lerde kahve falı baktırıp bir ışık, bir umut arıyoruz… Yıllardır bir adım yol bile gidemedik, diye düşünüyoruz kahvenin telvesine bakarken; nedir kabahatimiz diye düşünüyoruz: aptalız biz, geri zekâlıyız galiba…


Kızım:- Yerlerde sürünmektense onursuzca, dinden ve vatandaşlıktan çıkmak daha iyi diye düşündük bir ara... Hiç değilse ayak bağı olmazdık yurtseverlere... Ama vatansız da ne yapabilirdik ki bilmiyoruz... Ülkemiz için bir şey yapamadık, dinimiz için de bir şey yapamıyoruz… Bu gidişle öteki dünyamız da karanlık… Bu kesin… Bunları düşündükçe aklımız çıkıp gidecek yerinden…  Ne Devlet için iyi bir vatandaş, ne Tanrı için iyi bir kul olamadık... En azından türban konusunda bir şey yapabilirdik yasa çıkmadan... “Çene altından bağlayıp” türbanı sokağa fırlayabilirdik el-ele tutuşarak... Kurtarabilirdik dinimizi... Bunların hiç birini yapmadık, yapamadık...  Şimdi biraz da mecbur kaldık… İşte geldi o an;  ayrılıyoruz dininizden... Başlıyor bir başka bilinmeze yolculuk...


Baba:- Arkadaşlarım bu vatanı terk etmek istiyorlar. “İnsan vatanında kendini yalnız hissediyorsa, herkese küskünse göçmez de ne yapar?” diyorlar. "…Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim…" diye andımızı söylediğimiz lirik, turuncu günler çok geride kaldı artık. Gün “kendi paçanı kurtarmak” günü, en az iki dili, ana dilinden iyi konuşmak günü, “prezantabl” görünme günü, “kopyala-yapıştır” günü, “çevrimdışı ileti” gönderme günü… Dinimize gelince o hiç bizim olmadı zaten. Din hep yobazların tekelinde… Ya da siyasetçilerin… Yok, eğer “Mesnevi”, “bayram namazı”, “iftar sofrası”, “aşure” ya da “üç Kulfü bir Elham” ise söz konusu onları biz biliriz. Biz, yani ak pak dindar dedelerin, laik torunları…


 Kızım:- Biz; dış politika bilmeyiz, diplomatik dili anlayamayız… Günlük işlerimizin ağırlığı altında birkaç yıl öncesini de hatırlayamayız… Her gün 50-60 kişi öldürülmeseydi burnumuzun dibinde; ABD’nin Irak’a “demokrasi, insan hakları ve  özgürlük getirmek için” girdiğini çoktan unutmuştuk bile… Bu noktanın altını çizmek istiyorum… U-NU-TUR-DUK! Biz neleri unutmadık k?! ABD’nin demokrasi getirmekten başka amacı yoktu(!) Irak’a… Şunun şurasında biraz geciktiler o kadar… İki elleri kanda, bizim de devlet şeklimizin nasıl olması gerektiğini belirlediler bu arada: adına ILIMLI İSLAM dediler… Sulandırılmış İslam anlamında düşünmeyin lütfen... İslam sulandırılamaz öyle kolayca, suyu katan ABD olsa da... Böyle bir hakareti kaldırmaz bu din, bu kadarına dayanamaz bu millet...! Telaşlanacak bir şey yok aslında: İslam normal kalacak da, Müslümanlar ılımlı(!) olacakmış... Aslında söylenmek istenen buymuş... Yoksa... Tövbe;  tövbe hâşâ!


“Başka alternatifi yokmuş bunun, Ilımlı İslam’ı kabul etmeliymişiz ulusça... Ilımlı İslam yerine Hıristiyanlığı din olarak seçenler; neden kendileri kabul etmez Ilımlı İslam’ı, neden bu kadar zorlarlar bizi… Ilımlı İslam’ı kabul edersek eğer, ancak o zaman başımız göğe erermiş… Ancak o zaman batılılaşır, “insan” olurmuşuz… Dinler arası diyaloğa o zaman uygun hale gelirmişiz meğer !?


Bir keresinde arkadaşlarımdan biri kulak kabartmış arkadan konuşulanlara: “Laikliği de en yumuşak yerinden delmek gerekir... Yoksa başka türlü yürümez bu plan... O’nu biraz yumuşatalım, biraz sulansın hele... Gerisi gelir elbet... 85 yıldır sorun olmayan bir simgeyi, dinin ve her şeyin vazgeçilmezi olarak belletip insanlara; ikiye bölebiliriz onları ortadan... Eski mandacıları da diriltip,  ikinci cumhuriyetçilerin yanına katarız… Finansman zaten Soros’tan… Toplum ikiye bölününce elma misali, her parçanın ayrı ayrı yerlere düşeceği tabii... İşte o zaman, kendiliğinden bölünür kuvayi milliye şehitleri kara toprakta... Bölük bölük, başsız ve kumandansız kalırlar ortada… Bir bölümü doğuda, kalanı batıda... Öyleyse ayrılığa türbanla başlamalı... Göreceksiniz hemen ardından dinden ayrılacak pek çok kişi…” dediler… Bizim gibi... Kulaklarıma inanamadım… 


Baba:- “İslam” sözcüğünü dilinden düşürmeyenler, Irak’ta ölen ve hayatta kalıp zulüm gören Müslüman kadınları ve çocukları görmezden geldiler… Bu zulme göz yumdular, katillerle masalara oturup çay içtiler… Halk da bu kimselere “abdestinde namazında” benizler sayıp, yalanlarına kandı. Bizim gördüklerimizi neden görmüyorlar? Biz bu insanlarla nerede ayrı düştük?


Halkın gözleri önüne inen perdenin kumaşında cehalet var. Neyi onayladığını bilmiyor. İnancı üzerinden oynanan kirli oyunları göremiyor. Bütün bunlar üzerine bolca konuşulabilir, bolca yazılabilir elbette ama ne demiş Mevlana: “Ham olan hiç pişmişin halinden anlar mı? Bunun için sözü kısa kesmelidir vesselam.”



Etiket : Hüzünlü, Anlık, İleti, Geçmişi,
MAKALEYAZILAR BİLGİLERİ
Ekleyen : Murat | Kategori : Serbest Kürsü | Tarih : 15.04.2009 18:24:01 | Hit : 1551 | Yorum : 0

» MakaleYazılar Yorumları

MAKALEYAZILAR YORUM YAZ

 

» Copyright

2oo8-2o15 © Copyright Dorukcan.com
SiteMap | © C.C.P.